1 Dakika İçinde Neler Yapabiliriz?

1- 1 dakikada 5 defa Fatiha suresini seri bir şekilde okuyabilirsin.Fatiha suresini bir defa okumak bile çok büyük sevaptır.

2- 1 dakikada on defa ihlas suresini okuyabilirsin 10 defa ihlas suresi 3 kuran hatmine bedel sevap kazandırır .Hergün bir dakikanı ihlas suresine ayırsan ayda 300 defa senede 3600 defa ihlas okumuş olursun.Bu da 1200 hatme bedel olur.

3- Yüzüne bir dakikada Allah’ın kitabından bir sahife okuyabilirsin.

4- 1 dakikada kısa bir hadis ,kısa bır ayet ezberleyebilirsin.

5- 1 dakikada 30 defa kelimeyi tevhid getirebilirsin.

6- 1 dakikada 100 defa sübhanallahi ve bihamdihi dersin.Denizlerin köpüğü kadar günah da olsa bağışlanır.

7- 1 dakikada 40 defa La havle dersin cennet hazinelerinden 40 hazine elde etmiş olursun.

8- 1 dakikada 60 defa Esteğfirullah el azim dersin bağış ve affa nail olursun.

9- 1 dakikada 25 defa salatu selam söylersin 250 sevabı, 250 bagış ve 250 dereceye nail olursun. Şefaati Mustafa’ya (s.a.v) nail olursun.

10- 1 dakikada dua,tefekkür,tezekkür kalbini inceleyen itaatlerle olursun. Kalbin 1 dakikada ameli yerine göre ömre bedel olur.

Hayattan bir dakika ne kadar kıymetli oysa biz hayatımızı harap,zayi etmişiz. Ömrümüzden nice yıllar akıp giderken bir dakikada kazanabileceğimiz bir çok şey vardır.

 

DUALAR KİŞİSEL DEĞİL, TÜM MÜMİNLER İÇİN OLMALIDIR

 

Cahiliye toplumunda insanlar mal, servet, evlat, eşve huzurun en iyisinin kendilerinde olmasını isterler. Zaman zaman yakın arkadaşlar olarak tanınan kişilerin, hatta akrabaların arasında bile kıskançlıktan, hasetten kaynaklanan çekişmelerin yaşandığına ve insanların kendilerine rakip olarak görebilecekleri herkese zarar vermeye çalıştığına şahit olmuşuzdur. Oysa Kuran’da tarif edilen mümin modelini yaşayan insan hem dünya hayatındaki güzellikleri, hem de ahiretteki nimetleri diğer müminlerle birlikte yaşar. Dünyada nimetler kısıtlı olduğundan bunları onlarla paylaşması, bazen de kendi nefsinden fedakarlık yaparak kardeşine ikram etmesi gerekebilir. Nitekim Kuran’da mümin vasıfları tanıtılırken bu özelliğe de ayrıca dikkat çekilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“… Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.” (Haşr Suresi, 9)

Müminlerin birbirlerine olan bu düşkünlükleri, birbirlerinin iyiliği için çaba sarf etmelerinin önemi Kuran’ın başka ayetlerinde de tekrarlanmaktadır:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 71)

Müminler arasındaki tesanüd, elbette ki dualarına da yansımaktadır.

Öncelikle dikkat çeken, Kuran’daki müminlerin, dualarında Allah’a hitap ederken çoğunlukla “ben” değil, “biz” demeleridir. Yani dua eden bir mümin, Allah’tan istediği herşeyi sadece kendisi için değil, tüm müminler için istemektedir. Elbette ki insan kişisel olarak da Allah’a dua eder. Her türlü nimete ulaşabilmek için, hatalarının düzelmesi için, kıyamet günü hor ve aşağılık kılınmamak için, cehennem azabından kurtulmak için Allah’tan yardım isteyebilir. Ama bunun yanında birçok konuda da kendisi için istediklerini diğer müminler için de istemesi, Kuran’da örnek olarak gösterilen bir vasıftır. Aşağıdaki birkaç ayet, bu konuda yol göstericidir:

“… Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara Suresi, 286)

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen. Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va’dinden cayıp-dönmez.” (Al-i İmran Suresi, 8-9)

“Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz.” (Al-i İmran Suresi, 53)

 

Salavat Getirmenin Sevabı

Allah Resûlü’ne bir sahabi; ‘bütün salavatımı senin için kılıyorum’ deyince, “Bu senin hem dünya, hem de ahiret ile ilgili işlerin için kâfidir” buyurmuştur.

Allah Resulüne salavat getirmek, en bereketli, en faziletli, saadeti dareyn için en faydalı ibadetlerden biridir. Hakkıyla yapılırsa sevabı da çok büyüktür. Amelleri tathir eder, hataları örter, manevi dereceleri yükseltir.

İmam-ı Sehâvî, “el-Kavlu’l-bedî’ fi’s-salât ale’l-Habîbi’ş-Şefî” adlı eserinde salavat getirmenin fayda ve sevaplarını şu şekilde sıralamıştır:

1- Hataları örter, günahların bağışlanmasına vesile olur.

2- Amelleri arındırır.

3- Makam ve dereceleri yükseltir.

4- Söyleyen kimse için istiğfar eder.

5- Uhud dağı kadar veya ölçülerin en büyüğüyle sevap verilir.

6- Endişe ve korkulardan kurtarır.

7- Efendimizin şefaatini ve şahitliğini ve Allah’ın rıza ve rahmetini celbeder, gazabından emin kılar.

8- Arşın gölgesine girmeyi sağlar.

9- Havz, Sırat vb. yardımcı olur.

10- Eli dar olanlar için sadaka yerine geçer.

11- Meclisleri süsler.

12- İtibarı artırır.

13- Allah ve Allah Resulüne yakınlaşmayı sağlar.

14- O bir nurdur.

15- Kalpleri nifak ve kirden arındır.

16- Muhabbeti artırır.

17- Sahibi hakkında gıybet edilmesini önler.

18- Allah Resulünün rüyada görülmesine vesile olur.

Daha uzunca sayılmış.

1-Salat konusunda Allah’a, Meleklere muvafakat edilmiş olur.

2-Duaların kabülüne vesile olur.

3-Şefaata vesile olur.

4-Allahın salatına vesile olur.

5-İnsanın unuttuğunu hatırlamasına vesile olur.

6-Cimriliği önler.

7-Meclisleri süsler.

8-Konuşmalarda hitamı misk olur.

9-İnsanın nurunu artırır, ahirette aydınlığa vesile olur.

10-Sıkıntıların kalkmasına, devamlı bereketin yağmasına vesile olur.

11-Hidayete vesile olur.

12-Peygamberimize olan haklarımızın ödenmesine yardımcı olur.

13-Bir duadır. Allahın Halili ve Habibine bir medihtir

 

Hıdrellez Nedir?

Hızır ve İlyas (a.s)’ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan’a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve İlyas (a.s)’ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)’ın Allah’ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup Hızır ve İlyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden çıkarılarak günümüzde olan şekliyle hıdrellez adını almıştır. Günümüzde kullanılan mânası ise; İnsanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen “bahar bayramı” inancıdır ki tam bir bid’at olarak ortaya çıkmıştır.

Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur’ân-ı Kerîm’in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)’ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)’a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; “Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı”buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144).

Hızır (a.s) Kur’ân-ı Kerîm’in Kehf suresinde “Kullarımdan birisi…” şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek, “İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür.”

İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen ve Tevrat’ta “Elia” diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.

Hz. İlyas (a.s) yada “İlyasîn” şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen “Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir” (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah’ın elçisi olarak gittiğinde onlar “Ba’l” adında dört cepheli put’a tapıyorlardı. Hz. İlyas’ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas’ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba’lbak’ten çıkarmışlardı. Fakat Allah’ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)’ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.

İlyas (a.s)’ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma “Hızır İlyas” iken sonradan hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.

Halk inançlarında hıdrellez:

Hızır’da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama… vb. gibi İslâm’la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm’ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm’ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.

Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel “Ulusal İslâm” anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah’ın va’diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah’ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah şöyle buyuruyor; “Kim İslâm’dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır: Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber’in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah’ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları” (Âlu İmrân, 3/85-87).

Kaynak : sorularlaislamiyet.com

 

Çalışmak İbadet midir?

HALK ARASINDA çalışmanın da ibadet sayılacağı şeklinde bir düşünce hâkimdir. Bu kanaat, farzında ve ibadetinde ihmallik gösteren birçok insanın siperi hâline gelmiştir. Böyleleri, ?Dinimizde çalışmak da ibadettir. Ben çoluk çocuğumun rızkını temin için çalışıyorum? bahanesiyle tembelliğini örtbas etmek isterler.

Aslında çalışmanın ibadet sayıldığı doğrudur. Ancak bu, farzların yerine getirilmesi konusunda ihmal ve tembellik gösterilmemesi ve haramlardan kaçınılması şartına bağlıdır. Nitekim iki namaz vakti arasında kalan diğer saatlerin, vakit namazları kılındığı takdirde bir ibadet şekline geleceği ve iki namaz arasında işlenen günahların affedileceği verilen müjdeler arasındadır.

Bediüzzaman Hazretleri de kendisini ziyarete gelen işçi ve memurların çalışmalarının bazı şartlarla ibadet sayılacağı hususunda hatırlatmalarda bulunmuş, bir defasında elektrik işçilerine şöyle demiştir:

‘Bu elektriğin umum millete büyük menfaati var. O umumî menfaatten hissedar olabilmeniz için farzınızı kılınız. O zaman bütün sa?yiniz (çalışmanız) uhrevî bir ticaret ve ibadet hükmüne geçer.’1

Meselenin bir başka yönü de, farzlarını yerine getiren, haramdan kaçınan kimsenin ailesi için çalışmasının da ibadet olduğudur. Bir hadislerinde kişinin kendisi, ailesi, çocukları ve hizmetçisi için harcadığı paranın birer sadaka olacağını (2) bildiren Peygamberimiz(a.s.m.) başka bir hadislerinde de bununla ilgili olarak şöyle buyurur:

‘Allah yolunda sarfettiğin, bir kölenin hürriyetine kavuşturulması için harcadığın, fakire sadaka olarak verdiğin, bir de ailen için harcadığın paranın hepsi hayırlıdır. Fakat bunlar içinde ailen için sarfettiğin paranın sevabı hepsinden daha çoktur.’3

Peygamberimiz bir başka hadislerinde küçük çocuklarının ve ailesinin geçimini temin etmek için çalışan kimsenin Allah yolunda olduğunu bildirirken4 başka bir hadislerinde de bazı günahlar olduğunu, o günahları ancak rızık temini için çekilen üzüntü ve yorgunlukların karşılayacağını bildirir.

Çalışan erkeğin, hanımının ve çocuklarının geçimini güzel bir şekilde temin ettiğinde sevap kazanacağı, günahları affedileceği gibi, ihmal ettiğinde de günahkâr olur. Bunu da şu hadisten öğreniyoruz:

‘Kişinin geçimi üzerine farz olan kimseleri ihmal etmesi, günah olarak kendine yeter.’ 5

Öyle ise farz ibadetlerini yerine getiren, günahlardan çekinen kimsenin meşru yani helâlinden olan bütün çalışması, ailesinin rızkını temin için gayret göstermesi de güzel bir niyetle ibadet hükmüne geçer. Böylece fani ömür dakikaları bir nevi bakileşir, ölümsüzleşir. Bütün bir günü ahirete mal etmek gibi kârlı bir ticaret yapılmış olur.